• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

İLGİNÇ YAZILAR

 SULTAN İLE VEZİR

Gazneli Mahmud Han çıktığı avda bir ceylanın peşine takılıp yolunu kaybetti.
Maiyetindeki insanlardan kopup ayrı düştü. 
Zar zor kendini bir köye attı.
Issız köyde yardım edecek birini ararken karşısına AYAZ çıktı!
Kim olduğunu bilmediği misafiri buyur etti!
Yorgun ve bitkin düşen SULTAN "Biraz su!" dedi...
Ayaz "Hiç merak etmeyin!" dese de su bir türlü gelmek bilmedi.
Her soruya zaman kazanarak cevap verdi.
Sultan bir ara "Yahu bu su nereden geliyor!" diye çıkışsa da Ayaz her defasında geçiştirmeyi bildi. Z
eka saçan akıllı Ayaz, sonunda kendi eliyle doldurduğu suyu misafirine uzattı!
Sultan tam suyu içerken de "Terliydiniz! Üşütüp hasta olmayın diye suyu geç verdim" dedi.
Bu cevaba şaşıran ve çok beğenen Sultan, AYAZ'ın ailesini beklemeye koyuldu!
Babası gelince genç adamı sarayına götürmek için izin istedi!
Bir bardak su Ayaz'ın hayatını değiştirmişti!
Sultan, köyde bulduğu Ayaz'a pahalı hediyeler, değerli kumaşlar ve paye verdi!
Ayaz da aklıyla üçüncü, ikinci derken, BAŞVEZİR oldu!
Ancak hiçbir başarı cezasız kalmazdı!
Sarayda, Ayaz karşıtı oluşum gecikmedi!
Ama nereden vuracaklarını bilmiyorlardı!
İçlerinden biri "Her akşam kendi yaptırdığı kulübeye gidiyor!
Kesinlikle hazineden aldığı elmasları oraya gömüyor!
Yoksa Sultan'ın ona verdiği saraya gitmeden oraya uğramasının başka bir anlamı olamaz!" dedi.
Bu parlak fikir hayat buldu!
Ayaz karşıtları gidip bunları SULTAN'la paylaştı!
Elini çenesine dayayan Sultan "Benim değer verdiğim, özel sohbet ettiğim, devletin anahtarını sunduğum kişi bunları yapıyorsa kırın o kapıyı ve içerideki bütün hazineyi aranızda paylaşın!" emrini verdi!
Meraklı grup gecenin olmasıyla birlikte kapısında koca bir kilit bulunan kulübenin önüne geldi.
İçerisi boştu!
Çok zor olsa da kilit büyük uğraş sonucu kırıldı!
Ama ortada gözle görülür bir şey yoktu!
Kazma kürek getirip bütün çevre kazıldı!
Ama her kazma umutları tüketiyordu!
Çünkü ortada bir tek altın bile yoktu!
Büyük hayal kırıklığı yaşayan grup saraya dönerek Sultan'ın huzuruna çıktı!
"Hata etmişiz! Ortada hazine yok!
Bizi affedin" ricasında bulundu!
Gülümsediğini kimseye belli etmeyen Sultan, AYAZ'ı çağırtıp olanları anlattı!
Şaşıran AYAZ "Yanlış anlamışlar" dedi!
Bunun üzerine SULTAN "Bunların cezasını sen ver!" teklifini yaptı!
Mahcup ve akıllı vezir, "Siz varken ben karar veremem!" dedi!
Sultan son sözünü söylemeden "Sahi sen o kulübeye neden gidiyorsun ki?" diye sordu...
AYAZ, kendisini çekemeyenlere de ders olacak şu cevabı verdi:
"Ben aslımı unutmamak için o kulübeye her gece uğrarım.
Orada sizin beni bulduğunuz köyümden bir çarık ile koyun postumu getirip duvara astım.
Anamı, babamı, aslımı unutmuyorum! Bu da benim sınavım!..
" Gözleri dolan SULTAN "ne ceza verelim?" gibi bir bakış atınca, akıllı vezir "Özür bazen her şeydir!" diyerek kendisini düşman bilenlere ikinci dersi verdi!
Ayaz ile Sultan'ın hikayeleri ünlüdür! Bugün için çıkarılacak dersler de vardır!
ASLINI UNUTMAMAK bunların başında gelir!

 NE GÜZEL CAHİLDİK

Ne güzel cahildik, Televizyon yoktu.
Gazete de her zaman olmazdı.
Öyle güzel cahildik ki, keyfimiz bozulmazdı hiç!
Dışarıda kar... Ama kuzine içten içe öyle yanıyor ki. Kuzinenin üzerinde demir maşa... Maşanın üzerinde de ekmek dilimleri.
Aydınlık bir kış sabahı ve kızarmış ekmek kokusu...
Sucuk lükstü.
Yumurta lezzetli.
Ekmek her zaman ekmek gibi...
Bir kez olsun kümesten yumurta almamış, bir kez olsun o kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış ve fakat alışveriş merkezlerinin restoran katlarında boğucu bir gürültü ve havasızlık içinde hamburger keyfine fit olmuş çocuklar ve gençler için ben ne kadar yaşlıyım...
Dışarıda kar...
İçeride kanaat...
İçeride huzur...
Televizyon yoktu.
Gazete de her zaman olmazdı.
Öyle güzel cahildik ki, keyfimiz bozulmazdı hiç!
Portakal kabuklarını sobanın üzerine dizer, kokusuna râm olurduk.
Kestane közlemek büsbütün bir gecenin akıllara seza mutluluğuydu.
Sonra illa ki, büyüklerin anlattığı hikâyeler, hatıralar...
Birçoğu arızalı ve tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar yerine, geniş ve besleyici bir masal dünyası...
Lezzet bir tarafa, kokuya da hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi?
Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi, sağlıklıydı, lezzetliydi ve mis gibi kokardı. Çay da kokardı... Domates de...
Bütün bu nefasete, küçücük bir bakkal dükkânının zenginliği yetiyordu. Dışarıda kar... İçeride huzur...
Zam endişesi, doğal gazın kesilme korkusu, yolda kalma telaşı, rejim tehlikesi...
Kimin umurunda... Ne güzel cahildik. Mutluluğun resmini çiziyorduk.  

EĞİTİMDE BABA FAKTÖRÜ


Fatih Sultan Mehmet Han çocukken çok yaramaz bir öğrenciydi.
Ders esnasında yaptığı şımarıklıklarla Hocası Akşemseddin’i çileden çıkarırdı.
Hocası kendisine kızdığı zaman hemen “Ben Padişahın oğluyum bana bir şey yapamazsın” deyip tehdit ediyordu.
Padişaha şikâyet etmeyi edepsizlik sayan Akşemseddin, durumu II. Murat’a anlatamıyordu.
Ancak gün geldi artık küçük Mehmet’in yaptığı yaramazlıklar çekilmez hale geldi.
Bunun üzerine destur dileyip II. Murat’ın huzuruna çıktı.
“Padişahım size bir hususu arz edeceğim ancak hayâ ediyorum” deyince II. Murat “Buyur çekinmeden anlatabilirsin” dedi.
Bu söz Akşemseddin’i rahatlattı ve başladı olayı anlatmaya.
Padişahım oğlunuz, ciğerpareniz Mehmet çok yaramaz, onun yaramazlıkları yüzünden ders işleyemiyorum, kendisine kızdığım zamanda hemen sizinle beni tehdit ediyor deyince II. Murat Akşemseddin’in yanına gelerek kulağına bir şeyler fısıldar.
II. Murad’ın kulağına söylediği sözleri duyan Akşemseddin çok şaşırdı.
Bu ne plandı, mümkün değildi bu planı uygulamak.
Akşemseddin plan konusundaki rahatsızlığını padişaha ilettiyse de Padişah onu dinlemedi ve bu iş olacak dedi.
Ertesi gün yine derste Mehmet yaramazlık yapıyordu.
Akşemseddin’in uyarısına aynı tehdit cevabını verdiği sırada Padişah ansızın kapıyı açıp içeri girdi.
Bu olay karşısında Akşemseddin hiddetlenerek Padişaha bağırdı ve bir tokat atarak, bu şekilde sınıfa giremeyeceğini izin istemesi gerektiğini söyleyerek derhal dışarı çıkmasını istedi.
Padişah mahcup bir şekilde boynunu bükerek özür diledi ve dışarı çıktı.
Olaylar karşısında Fatih Sultan Mehmet’in nutku tutulmuş ne yapacağını şaşırmıştı.
Güvendiği babası tokat yemişti.
Fatih Sultan Mehmet allak bullak olmuştu.
Az sonra kapı vuruldu ve Padişah mahçup bir şekilde içeri özür dileyerek girdi.
Plan muhteşem bir şekilde işlemişti.
O günden sonra Fatih Sultan Mehmet asla yaramazlık yapmadı.
Çünkü güvendiği dağlara kar yağmıştı.
Eğitimin ne olduğunu II.Murat kadar olmasa da; en azından kendi çocuğunu yanlış yollara süreklemeyecek kadar idrak etmiş anne ve babalara ihtiyaç var.
Unutmayalım, Çocuklar şımarık doğmaz; diplomalı,maaşlı ama eğitimsiz ebeveynler tarafından şımartılır bunu unutmayalım...

         AĞA İLE KAHYA

“Ağa” ile “Kâhya”, binmişler “fayton” türü bir arabaya, düşmüşler kasabanın yoluna!..
Giderlerken, “ağa”nın gözüne; çok affedersiniz üzerinden hâlâ buhar yükselen bir “manda boku” takılmış...
Durdurmuş arabayı, dönmüş “kâhya”ya:
“Kâhya” demiş, “Şu manda bokundan bir parmak yersen, bu at da, araba da, köydeki kâşane de, çiftlik de senin olacak!”
Nihayetinde, “kâhya” da bir insan...
Bir an, “zenginlik hırsı”na kapılıp, almış bir parmak, götürmüş ağzına!..
“Tamam” demiş ağa; “Mal varlığımın tamamı senin... Şimdi gel, sen buraya otur, arabayı ben süreceğim!”
Anlayacağınız, “rol”ler değişmiş... Ağa olmuş “kâhya”, kâhya olmuş “ağa!”
Kasabaya “yeni sıfatları” ile varmışlar...
Alışverişlerini yapıp, dönüşe geçmişler!..
Yine; Kâhya ağanın yerinde, ağa da kâhyanın!..
Ne var ki; “kâhya”nın içi rahat değil!..
Ya köylü sorarsa, ya “bu serveti manda bokuna borçluyum!” demek zorunda kalırsa!..
Bu düşünceler içinde köye dönerlerken, gelmişler, “manda boku”nun yanına...
“Çiçeği burnunda ağa” dönmüş “eski ağa”ya:
“Heeyy ağa” demiş, “Şundan, bir parmak da sen yer misin?”
Ardından eklemiş:
“Yersen, bana verdiğin her şey, yine senin olsun!”
Ağa, arabanın durmasını bile beklemeden atlamış aşağı!..
Gerisi malûm!..
Her şey eskisi gibi!..
Köye yaklaştıklarında, “ağa”, dönmüş “kâhya”sına...
“Köyden çıktığımızda ben ağaydım... Kasabaya indiğimizde sen ağaydın...
Köye girerken, ben yine ağa, sen yine kâhyasın!..
İyi de; biz o boku niye yedik?”
Sahi, niye yediler acaba?..
İnsanoğlu bu, yer!..
Hele de, gözünü “mal, mülk, zenginlik, para, makam ve şöhret hırsı” kapladıysa!..
“Her haltı” yer!..
“Manda boku”nu bile!..

           İPİ GEVŞETMEKTAN BAŞKA NE YAPTIM

Günlerden birgün şeytanın yolu bir köye düşmüş.

Keyfi yerinde olan şeytan sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineğini sağan genç bir kadını uzaktan izlemiş.

Şeytan kadını epeyce izledikten sonra yerinden kalkıp kazığa bağlı buzağının ipini biraz gevşetmiş.

Buzağı bu az ötede annesinin sütünün kovaya sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış debelenmiş ve boynundaki ip çözülmüş ve Koşarak annesini emmeye giden buzağı süt kovasını devirmiş.

Sağdığı süt ziyan olunca sinirlenen genç kadın eline geçirdiği odunu buzağıya vurunca yavru yere yığılmış.

Yavrusuna saldırılan inek kayıtsız kalamayıp bir tekmede kadını yere serip öldürmüş.

Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin ´gelinini öldürdüğünü görüp ineği tüfekle vurmuş.

Silah sesini duyan koca , karısını yerde cansız yatar babasınıda elinde tüfekle görünce silahını çekip babasını öldürmüş.

Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam , bu kadar acıya dayanamayıp intihar etmiş.

Bütün bu olayları bir kenardan izleyen şeytan; - " BU FELAKETİ DE BANA YÜKLERLER, BUZAĞININ İPİNİ GEVŞETMEKTEN BAŞKA BEN NE YAPTIM ŞİMDİ " demiş.

            BENİM ÇOCUKLUĞUMDA

  Benim çocukluğumda annelerimiz çalışmazdı.
Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım.
Hatta babanım bile anahtarı yoktu.
Annem evimizin bir parçası gibiydi,hep evdeydi.
Her yere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.
Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani.
Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık.
Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik.
Servis falan yoktu.
Ayakkabılarımız eskirdi.
Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık.
Annelerimiz bu durumu bildiklerinden, kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.
Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi.
Susayınca girer evlerine su içerdik.
Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatır, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik.
Kısacacı evine girip gelen (ki sadece çişi gelen giderdi evine) elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.
Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.
Bu bazen bir kurabiye bazen bir meyve olurdu.
Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık.
Çok garip ama kimse almazdı.
Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.
Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştılırdık. Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı.
Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz, onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık.
Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.
Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık.
Azar işitip, acillere taşınmazdık.
Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.
Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim.
Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki.
Komşumu tanımıyorum ama evinin camında temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum.
Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem.
Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece; bilmem kaç kuruş hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri.
Evlerimiz var içinde yaşayan yok.
Parklarımız var içinde oynayan çocuk yok.
Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar…
Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz..
Tahta iskemlelerimiz de oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu.
Ben kapılarında ” vale ” lerin, ” bady ” lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir.
Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksidini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana.
Benim değildir bu kültür.
Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder.
Nedir bunlar?
Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk. Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk.
İyi de neden böyle olduk ?
Biz mi istemiştik?
Yoksa hak mı ettik?
ya sizce ?

ARABADA KİM VAR

Adamın biri arabasıyla giderken yolda bir yolcu alır arabaya. Adam arka tarafa biner...

Şoför... - eee hemşerim kimsin nereye gidersin...der...

yolcu - ben Azraillim..canını almaya geldim der......

Şoför alaycı bir tavırla - sen mi Azrailsin der. Yav senin gibi Azrail olur mu hiç der...

Yolcu sakin bir tavırla - sen daha önce Azrail gördün mü de tarif ediyorsun der... Ve ekler yolcu... — inanmadın bana öylemi? Der...

Şoför - inanmadım tabii der...

yolcu - o zaman 200 metre ileride bir adam daha alacaksın der.....

gerçekten de adamın dediği gibi şoför 200 metre ilerde bir yolcu daha alır... ama yolcu ön tarafa oturur...

olaylar bundan sonra daha da enteresanlaşır.....

Şoför yanındakine... eee sen kimsin nereye gidersin der....

öndeki - ağabey beni merkezde bir yerde indirirsen çok sevinirim adım falanca der......

şoför - Yav ; şu arkadaki adam bana Azraillim diyor görüyor musun şu herifi hem iyilik ediyoz hemde dalga geçiyor zibidi der....

öndeki arkaya bakar ama kimse yoktur....

öndeki - abi arkada kimse yok ki.....

şoför hışımla arkaya bakar ve - körmüsün be adam arkada oturuyor ya

öndeki arkaya bir daha bakar ve - abi senin kafan iyimi yoksa dalga mı geçiyorsun der...

bu sefer arkadaki söze girer.... - gördün mü der öndeki beni ne duyabilir nede görebilir der şoföre.

şoförün bir anda dizlerinin bağı çözülür bet beniz atar....

Arkadaki şoföre... hadi der arabayı kenara çek 2 rekat namaz kıl canını alacam der.....

şoför ağlamaklı çaresiz bir şekilde arabayı kenara çeker ve iner arabadan.....

sonra.... sonra ne olmuş biliyor musunuz?????

adamlar arabayı aldığı gibi kaçmışlar... :)))))))

                            İPİN HESABI

Kasabanın birinde zengin bir tüccar yaşarmış. Öleceği vakit vasiyetinde: 'Ben mezara konulduğum gün kim gelir benimle bir gece mezarda kalırsa ona servetimin yarısını bırakacağım.' demiş. Çoluğu çocuğu, akrabaları servetin yarısı bırakılmasına rağmen bunu yerine getiremiyeceklerini düşünüyorlarmış. Kısa bir müddet sonra adam ölmüş. Adamın vasiyeti kasabada zaten meşhurmuş. Bunu duyanlardan biri de kasabanın en ücrâ köşesinde yaşayan hamalmış. Adamın öldüğü haberini duyunca yakınlarına kendisinin bir gece mezarda kalabileceğini söylemiş. Bunun üzerine cenaze merasiminden sonra hamalı da adamla birlikte kabre koymuşlar. Hamal: 'Zaten bir tane ipim bir tane de küfem var. Kaybedecek bir şeyim yok. İyi ettim de bu adamla buraya girdim. Çıktığımda kasabanın hatırı sayılır insanlarından biri olacağım.' diye düşünüyorken bir gürültü kopmuş ve dünyada daha önce hiç karşılaşmadığı yüzlere orada rastlamış. Gelen melekler aralarında konuşuyorlarmış: 'Bu ölü olan zaten elimizde. Onu istediğimiz vakit hesaba çekebiliriz. İlk önce şu canlı olandan başlayalım.' Adam tir tir titriyorken başlamış melekler art arda sorular sormaya: 'Söyle bakalım ey falan oğlu filan. Küfenin ipini nereden buldun? Satın aldıysan ne kadara aldın? Kimden aldın? Aldığın kişiyi dolandırdın mı? Hakiki değerinde mi verdin ücretini?' Adamın dili dolanıyor sorulan sorulara cevaplar bulmaya çalışıyor ancak, o cevap verdikçe ip ile ilgili bir başka soru ile karşılaşıyormuş. Gün ağarırken zengin adamın akrabaları gelmiş ve adamı mezardan çıkarmışlar: - Artık kasabanın sayılı zenginlerindensin. Anlat bakalım bir gece mezarda kalmak nasıl bir duygu? Hamal: - Aman, lanet gitsin! İstemiyorum! Bütün mal mülk sizin olsun! Ben bir ipin hesabını sabaha kadar veremedim, o kadar malın hesabını kıyamete kadar veremem herhalde... Ne kadar seversen sev, bir gün ayrılacaksın. Ne kadar toplarsan topla, bir gün bırakacaksın. Ne kadar yaşarsan yaşa, bir gün öleceksin. Ne yaparsan yap, bir gün hesabını vereceksin.

                              MİRAS

" Toplantıya gideceğim.Baktım geç kalma ihtimalim var,bindim bir taksiye,muhabbetçi bir arkadaş.O anlatıyor ben dinliyorum.

Tam işyerinin önüne geldik.Ankara'da Bakanlıklar.Diyelim ki. taksi parası 9.75 TL tuttu,ben 10 TL uzattım

.Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya,taksici üstünü arıyormuş gibi yapar,siz de para üstünü alabılmek için bir ayak dışarda,inmemek için debelenirsiniz.Tam o sahne olacak.Şoför,para üstü varmı diye aranmaya başladı.

"Üstü kalsın kardeşim"dedim. Döndü bana doğru

"Vaktin varmı ağabey ?" dedi.

"Evet" dedim (tek ayağım hala dışarda) Dörtlülere bastı,trafik dört şerit akıyor,indi araçtan.Önde bir büfe var.Gitti oraya,bir şeyler konuşup geldi.Bana 25 Krş uzattı.Belli ki para bozdurmuş. "Birader" dedim,"9.75 değil,10.50 yazssa istermiydin 50 krş.benden?" -Ne alacağım ağabey 50 krş.u -Peki niye gittin 25 krş.için o kadar uğraştın.üstü kalsın demiştim.

Döndü bana,attı kolunu arkaya : -Vaktin varmı ağabey -Var -Çek kapıyı o zaman Muhabbetçi bir taksici ile karşı karşıyayız. 5 dk.konuştuk.İngiltere'de profösüründen,bilmem kiminden eğitimler aldım.O taksicinin 5 dk.da öğrettiklerini,ingiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler.

Ağabey biz Keçiören'de 5 kardeşiz.Babam rençberdi benim,günlük yevmiyeye giderdi;artık inşaat falan bulursa çalışır gelir,o gün iş bulamamışsa,biz eve gelişinden,yüzünden anlardık.

Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik.Yemek bitince babam bize"Durun kalkmayın" derdi.Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı. "Aha" dedim,"Bizim meslek",seminerci. - Ne anlatırdı baban - Hayattta nasıl başarılı olunur ? O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor,sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor. -Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi,delik bir çorapla pantalonun ceplerini çıkarır,dört kardeşi karşısına alıp "Dürüst olun,evinize haram lokma sokmayın" diye anlatırken ,biz de gülerdik. Annem kızardı,"Babanızla alay etmeyin.O, hem dürüst hem de çalışkandır" derdi.

Yan evde iki kardeş var,onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor,ama adamda her numara vardı,kumar falan oynatırdı.Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı,hep o ikisinin eskilerini kullandık.O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık,çünkü bize bahşiş verirdi.Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye,para falan hak getire.Ağabey biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü.yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartıman,işleyen birahane,dövizler ve araziler bıraktı.

Bizim baba ne bıraktıbiliyormusunuz ? -Ne bıraktı ? -Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : "Evladım işinizi dürüst yapın,hakkınız olmayan parayı almayın..."falan filan.

Ağabey aradan 15 yıl geçti,diğer 2 kardeş cezaevindeler,ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı. Biz 5 kardeş,beşimizin Keçiören de taksi durağında birer taksisi var hepimizin birer ailesi,çoluk çocuğu,hepimizin birer dairesi var. Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki : "Asıl mirası bizim baba bırakmış." Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri,taksimetrenin yazmadığı 10 krş.u evimize sokmadık.Her şeyimiz var Allah'a şükür. Çok duygulandım,veda ettim,tam ineceğim : -Dur ağabey,asıl bomba şimdi. -Nedir bomban ? -Nerede oturuyoruz biliyormusun ? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.

Evladınıza ne araba bırakırsınız,ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.                                                                                 23.02.2013

 

                    PADİŞAHIN İŞİ NE?

Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister, sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.Veziriazam Siyavuş Paşa sorar: - Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var? -- Akşam garip bir rüya gördüm. - Hayırdır inşallah?.. -- Hayır mı şer mi öğreneceğiz. - Nasıl yani? -- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz. Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar; -- Kimdir bu? Ahali: - Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhusun biri işte!.. -- Nerden biliyorsunuz? - Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası tafsilata girer; - Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine... Hele yaşlının biri çok öfkelidir. - İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!... Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu : -- Nereye? - Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım. -- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek. - İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden. -- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha. - Peki ne yapmamı emir buyurursunuz? -- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından. - Aman efendim, nasıl kaldırırız? -- Basbayağı kaldırırız işte. - Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini... -- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız. - Şurada bir mahalle mescidi var ama... -- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin? - Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden... -- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim... Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır. - Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba... -- Nasıl yani?.. - Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?.. -- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir. - Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından... - Biliyor musun oğlum? diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!.. -- Niye? - Ümmeti Muhammed içmesin diye... -- Hayret... - Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlenmeniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Hucceti islam okurdum... -- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki... - Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli... -- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi? - İşte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek.inan cenazen kalacak ortada... -- Doğru, öyle ya?.. - Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın? -- Peki o ne dedi? - Önce uzun uzun güldü, sonra; - Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

 

 PADİŞAH VE İHTİYAR

 Çok soğuk bir kış günü, padişah, tebdili kıyafet gezmeye karar vermiş. Yanına başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah, ihtiyarı selâmlamış: “Selamünaleyküm ey pir’i fani…” “Aleykümselam ey serdar’i cihan…” Padişah sormuş. “Altılarda ne yaptın?” “Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor…” Padişah gene sormuş. “Geceleri kalkmadın mı?” “Kalktık. Lâkin, ellere yaradı.” Padişah gülmüş. “Bir kaz göndersem yolar mısın?” “Hem de ciyaklatmadan…” Padişahla başvezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah başvezire dönmüş, ” Ne konuştuğumuzu anladın mı?” diye sormuş. “Hayır padişahım…” Padişah sinirlenmiş. “Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.” Korkuya kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telâşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hâlâ orada çalışıyor.. “Ne konuştunuz siz padişahla…” Adam, başveziri şöyle bir süzmüş. “Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.” Başvezir, yüz altın vermiş. “Sen padişahı, serdar’i cihan, diye selâmladın. Nasıl anladın padişah olduğunu?” “Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi.” Vezir kafasını kaşımış. “Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?” Adam, bu soruya cevap vermek için de yüz altın almış. “Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, otuz iki dişimize yemek bulamıyoruz dedim.” Vezir bir soru daha sormuş… “Geceleri kalkmadın mı ne demek?” Adam yüz altın daha alarak cevaplamış: “Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim.” Vezir gene kafasını sallamış. “Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek…” Adam gülmüş. “Onu da sen bul…”

BAKIŞ FARKI VE GERÇEK

Fizikçi, matematikçi, kimyacı, jeolog ve antropologdan oluşan bir heyet bir araştırma için arazide bulunmaktadır. Birden yağmur bastırır. Hemen yakındaki bir arazi evine sığınırlar. Ev sahibi bunlara bir şeyler ikram etmek için biraz ayrılır. Hepsinin dikkati soba üzerinde toplanır. Soba yerden 1 m. kadar yukarda, altındaki dizili taşların üzerindedir. Sobanın niçin böyle kurulmuş olabileceğine dair bir tartışma başlar. Kimyacı, "adam sobayı yükselterek aktivasyon enerjisini düşürmüş, böylece daha kolay yakmayı amaçlamış"; fizikçi, "adam sobayı yükselterek konveksiyon yoluyla odanın daha kısa sürede ısınmasını sağlamak istemiş"; jeolog, "burası tektonik hareketlilik bölgesi olduğundan herhangi bir deprem anında sobanin taşların üzerine yıkılmasını sağlayarak yangin olasılığını azaltmayı amaçlamış"; matematikçi, "sobayı odanın geometrik merkezine kurmuş, böylece de odanın düzgün bir şekilde ısınmasını sağlamış"; antropolog, "adam ilkel topluluklarda görülen ateşe tapmanın daha hafif biçimi olan ateşe saygı nedeniyle sobayı yukarıya kurmuş". Bu sırada ev sahibi içeri girer ve ona sobanın yukarda olmasının nedenini sorarlar. Adam cevap verir: - "Boru yetmedi."

TÜRK OLMAK

> Terliği parmakları dısarı taşırarak giymektir > Döner ile ayranı aynı anda bitirebilmektir > Siteleri mahkeme kararı ile kapattırmaktır > Gaz kaçaklarını 'çakmak' ile kontrol etmektir > Hayatında en az bir kere kahvehane'ye gitmektir > Araba kaymasın diye tekerleğin altına taş koymaktır > Tiki olan insanlarla ustalıkla uğraşabilmektir > Faturaları sön gün ödemektir > Elindeki silahla şaka yapabilmektir > Minibüslerde ücreti,inerken ödeyebilmektir > Gol sonraları gol atan oyuncuya küfür etmektir (vay ***** **cuğu ne gol attı be) > Maaş'ının 2 katı değerindeki cep telefonuna sahip olabilmektir > Tozlanmış camlara ''Beni Yıka'' yazabilmektir > Webcam'den fotoğraf çekebilmektir > Çiftleşen köpeklere taş atabilmektir > Gerektiğinde -20 Kontöre düşebilmektir > Her cümlenin sonuna 'Ekmek Kuran Çarpsın' diyebilmektir > Trafikte yeşili beklemeden sarı ışıkta geçebilmektir > Düğünlerde saçı topuz yaptırıp üzerine sim dökmektir > Ambulansların hasta taşıdığına inanmamaktır > Televizyonun üstünü dantelli örgü ile örtmektir > Sahte adidas giyebilmektir (adibdas) > Doğan görünümlü şahin'e sahip olabilmektir > Çizik cd'nin arkasına kolonya sürmektir > Yasaklı sitelere DNS değiştirip girebilmektir > Lisanslı program satın almamaktır > İnternetten sayfa sayfa illegal program aramaktır > Ayda bir altın günü yapmaktır > Hacı Şakir sabunundan vazgeçememektir > Ekmeğin köşesini önce yemektir > Ev telefonunu arayıp 'evdemisin?' diye sorabilmektir > Kurumamış betonlara isim yazabilmektir > Google'dan 'kız msn adresi' aramaktır > Perşembe akşamları Kurtlar Vadisi izlemektir > Küçük çocuklara küfür öğretebilmektir > Kaza yapmış arabanın etrafında toplanmaktır > Her canlı yayında '70 Milyon Bizi İzliyor'diyebilmekir > Google(gugıl)'a 'Gaagıl' diyebilmektir > Google'den kendi ismini aramaktır > Ramazan ayında 'zaten niyet etmedim' deyip orucu bozabilmektir > Her güneş tutulmasını siyah camla izlemektir > Çizgili pijama giyebilmektir > "Yok" cevabına "hiç mi yok?" diyebilmektir > Gelen misafirlerin kapı önündeki ayakkabılarını düz çevirmektir > Denizde 'deve güreşi' yapabilmektir > Her yayınlandığında Al Yazmalım'ı izleyebilmektir > 'Kolay Gelsin'denince 'Kolaysa Başına Gelsin'diyebilmektir > mirc'e bayan nickiyle girip erkekleri kandırmaktır > Facebook'da toplu mesaj olarak mp3 gönderebilmektir > Artık gözlerin kapansa bile pc başından kalkmamaktır > Haydar Dümen köşesini hergün okuyabilmektir > Bulmacalardaki resimlere bıyık,sakal çizebilmektir > Bedava forum açabilmektir > Bağış yapılan kutulara fiş fatura atmaktır > Eve Digiturk bağlatmamaktır > Cep operatör tarifelerine inanmamaktır > Ders kitaplarını kışın sobada yakabilmektir > Bisiklete 3 kişi binebilmektir > Anahtarlığın üstüne adres yazmaktır(hırsıza davetiye) > İstanbul'a 'senmi büyüksün ben mi?' diye sorabilmektir > Kitapların ön sözlerini okumamaktır > Kavgadan sonra 'teker teker gelin' diyebilmektir > Arabanın arkasına 'hatalıysam ara'yazıp numarayı vermemektir > Bitmiş içki şişelerine çay doldurmaktır > Bilgisayarında virüs olduğunu kabullenmemektir > Her yemek sonrası keyif çayı içebilmektir > Google Earth'de kendi evini bulmaya çalışmaktır > Şoförlüğün kitabını yazabilmektir > Şampuan kutusu bitmek üzereyken kutuya su doldurup şampuanı çoğaltabilmektir > Sigarayı protesto edenlere 'kesin buda içiyordur!'diyebilmektir > Nuri Alço'yu halk kahramanı yapabilmektir > 3 Kişilik asansöre 5 kişi binebilmektir > Semra Kaynana'yı hayranlıkla izleyebilmektir > Yoldan geçen bir kızın ardından 'böyle sevgilim olsun 100 milyar borcum olsun' diyebilmektir > Counter Strike oyununda küfürlü nickler yazabilmektir(si**ci) > Kahvehanede nutuk atabilmektir > İnternetten kız tavladığına inanabilmektir > Sıkışınca CTRL+ALT+DEL yapabilmektir > Herşeye fan club açabilmektir > Camfrog'da kızlara cam açtırıp milleti başına toplayabilmektir > Facebook hesabını kapatamamaktır > Arkadaşlarını sadece ödemeli arayabilmektir > Yukarıdaki yazıları okuyup 'harbiden de böyle oluyo lan'diyebilmektir :)

SOBALI EVDE BÜYÜYEN ÇOCUK

Sobalı Evde Büyüyen Çocuk Sobanın borusunda bulunan çamaşır kurutma tellerine asılı olan okul önlüğünün kurumasını beklemiş çocuktur... ... Sobalı Evde Büyüyen Çocuk Kış sabahları bazen üşümekten yataktan çıkmayı istemeyen soba kokusunu seven üstünde kaynayan çaydanlığın sesini seven üstündeki kestanenin, mandalina, elma kabuklarının kokusunu tanıyan seven, bahçede karda oynadıktan sonra üstüne ellerini tutup ısıtmayı seven sobalı odadan öteki odaların soğukluğu nedeniyle çıkmak istemeyen kömür kokusu, odun kokusu, çalı çırpı çıtırtısı, ateş gürlemesi nedir bilen çocuktur... Yıllar sonra büyüdükten sonra kaloriferli veya kombili bir evde bilehalen "oturma odası"nın kapısını kapayan rahatsız bir insandır... İlerleyen yıllarda kestaneye bayılan ama çocukluğundan hatırladığı tadı bulamayan bir büyük insan olacaktır... Sobanın üzerine kolonya dökerek alev denemesi yapmış çocuktur... Elbiselerinin bir köşesi kurutulurken yanmıştır... Büyüdüğünde yazın bile yorgan kullanmadan uyuyamama alışkanlığına ve her mevsim açık kapıları kapama hastalığına sahip olacak çocuk... Gizli gizli sobanın arkasına pastel boya değdirip boyanın eriyerek soyut sanat eserlerine dönüşmesini izleyen koku farkedilip kendisine müdahale edilene kadar bunu değişik renklerle yapmaya devam eden çocuktur... Nohutun leblebiye dönüşünü soba üstünde görmüş çocuktur... Yün çoraplarini sobaya dayayarak ayaklarini ısıtmıstır bu çocuk.... Geceleyin ateşin kırmızı ve sarı renklerinin dansını evin tavanında seyreden çocuktur... Elinin kolunun bir kenarında muhtemelen nasıl olduğunu hatırlayamadığı yanık izleri olan çocuktur... Sobanın kenarına pısıp dakikalarca ısınan sonra koşarak aynaya bakan ve kıpkırmızı yanakları görünce kendini beğenen bundan zevk alan çocuktur... Annesi evde yokken soba sönmesin diye sobaya tahta kömür taşımayı görev bilmiş çocuktur... Gece lambasının ışıgı yerine sobanın alevlerine bakarak uyuyan çocuktur... Soba tütünce tırsmış çocuktur... Sobanın üstüne mantar koyup tuzlayıp sonra afiyetle yiyen çocuktur... Sobanin önünde mavi leğen içinde banyo yapmış çocuktur... Muhakkak bir kere evi havaya uçurma macerasını yaşamış çocuktur... Sobanın sıcaklığını ne kaloriferle ne de doğalgazla ısınan evde bulabilmiş çocuktur... Önlük yakalığını kumaş mendilini bilumum ufak tefek malzemeyi soba borusuna yapıştırmak suretiyle ütülemiş olan çocuktur... Sıcacık odada radyo dinlemeyi... Sevdikleriyle zaman geçirmeyi... Annesinin ördüğü kazağı o sıcaklıkta yinede giymeyi... Özelliklede hasta olmayı çok iyi bilen çocuktur...

                              ZİNDANDA TEBLİĞ!

Bir zamanlar, ülkenin birinde “manevi rütbesi yüksek bir zat” yaşarmış... Siz, ona ister “tarikat şeyhi” deyin, isterse “hocaefendi” veya “medrese”de bir alim... İşte bu alim ve fazıl zat, bir gün “iftira”ya kurban gider ve “zindan”a atılır... “Hay Allahım, ne günah işledim de başıma bunlar geldi?” diyerek kendini sorgulamaya başlamışken, atıldığı “karanlık zindan”a gözleri alışınca, bir de bakar ki; zindanın bir köşesinde “biri daha” vardır. O zaman, bu “cezalandırma”nın, aslında bir “mükafat” olabileceğini düşünür. Öyle ya; Zindandaki bir kişiye “tebliğ”de bulunacak, onu “irşad” edecek ve “İslam'la şereflenmesi”ne vesile olacaktır. Bu ümit ve şevkle; “Zindan arkadaşı”nı dizinin dibine oturtur ve başlar muhabbete... “Din” ile “diyanet” ile uzaktan yakından ilgisi olmayan, laf aramızda biraz da “ahmak ve ebleh” olan kişiye, hemen her gün “farklı bir dini konu”dan bahseder... “Ahlak”tı, “haram”dı, “helal”di, “zikir”di, “şükür”dü, “ana-babaya saygı”ydı filan derken, her şeyi anlatır. Anlattığı her konunun sonunda da, sorar zindan arkadaşına; “Anladın mı?.. Eğer anlamadıysan söyle, üşenmem, yeniden anlatırım!” O zat; “Anladım” der... Hem zaten, anlatılan konularla o kadar “ilgili”dir ki; gözlerini “mübarek zatın yüzünden” ayıramaz!.. Onun önünde her gün diz çökmekte, gözlerini o zatın yüzünden ayırmamakta ve anlattıklarını da “can kulağı” ile dinlemektedir!.. Böyle böyle; aradan günler ve hatta haftalar geçer... Onun bu halini gören mübarek zat; “Tamam” der, “Bu adam, yüzüme bu kadar dikkatli baktığına ve anlattıklarımı da bu kadar can kulağı ile dinlediğine göre, epey mesafe katetmiş olmalı!” Bu düşünceyle, aldığı mesafeyi “test” etmek ister. “Gel bakalım der; “Anlat bakalım, neler anladığını!” Zindandaki zat; “Şunu anladım” der; “Haftalardır yüzüne bakıyorum... Seyrek sakallarına bakıp, seni birine benzetmeye çalışıyorum... Sonunda çıkardım işte... Benim, köyde bir keçim vardı!.. Onun çenesinde de, seninki gibi sakallar vardı!!!... Sana baktıkça, ona bakmış gibi oluyorum!!!”


Yorumlar - Yorum Yaz


Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam13
Toplam Ziyaret43773
Üyelik Girişi
GÜZEL SÖZLER
Hava Durumu
Anlık
Yarın
14° 6°
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.28855.3097
Euro5.98446.0084
Saat
Takvim